Bir Şizofrenin Gezegeni

gelecekte-dunya Bir Şizofrenin Gezegeni

Ne zaman uyandığımı hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde elimde kitaplar okula doğru gidiyordum. Elimdeki kitaplara bakınca neyin kafasını yaşadığımı hala çözebilmiş değildim. Elimdeki kitap hangi dersin kitabı, ders saat kaçta başlıyor, hiçbir fikrim yok. Sadece gidiyordum okula doğru. Etraf da bir garipti. Sanki buralardan ilk defa geçiyor gibiyim. Bu bakkal ve hemen yanındaki manav, manavın yanındaki börekçi, yolun karşısındaki seyyar satıcı… Sanki bunları ilk defa görüyordum. Acaba hafızam beni yanıltıyor muydu? Yapay hafızalara o kadar çok şey yüklemeye alışmıştım ki her gün gidip geldiğim yerleri de yüklemiş olabilir miyim acaba, diye bir an düşünmedim değil. İsmimi de unutmasam iyi.Okula doğru yürümeye devam ediyorum. Aradan fazla zaman geçmemişti ki geçen gün gezegende tanıştığım birisini gördüm. Hop! Elimi kaldırıp selam vereyim derken adam beni görmemiş gibi yaparak yanımdan 1 Megabit hızındaki motoruyla uzaklaştı. Hâlbuki onunla gezegende çok iyi muhabbet kurmuştuk. Hatta bir adamı gezegende köşeye sıkıştırıp beraberce dövmüştük protein yüklü cümlelerimizle.Dün akşam başımdan garip bir olay geçti. Her zamanki gibi okuldan çıkmış eve doğru gidiyordum. Hava kararmak üzere olduğu için sokak lambaları da yavaş yavaş uyanmaya başlamıştı. Sokağın sonundaki son lambanın oraya gelmiştim ki arkamdan hıçkırıklara boğulmuş bir vaziyette koşarak gelen adamı gördüm. Adam bana yaklaştıkça yüzündeki tedirginliği ve hıçkırıklarının ispatı olan gözyaşlarını daha net görebiliyordum. Adama, halinin nedenini sormaya kalmadan ağzından kilobaytlarca cümleler dökülmeye başladı. “Be adam! Bunları bana niye anlatıyorsun?” demek için cümle kurmaya başlayacaktım ki etrafta benden başka faninin olmadığını gördüm ve kurduğum cümleleri tekrar bozmaya karar verdim. Gerçi kelimeler, “ Bizi niye bozdun, ne güzel cümle olmuştuk.” diye tepki göstermeye başlar gibi oldular. Ben de tepkilerine karşılık onları bir daha cümle içerisinde kullanmamakla tehdit ettim ve sustular. Hatta, “Sizi malzemeden çalarak yazarım, sonra sesli harflerden mahrum olursunuz.” diye de tehdit etmeyi unutmadım. Bir ara kelimelerle yapmış olduğumuz “silgiye hayır” konferansında bize yaptıkları serzeniş aklıma geldi. Demişlerdi ki “Ey piri faniler! Bizi sesli harflerden mahrum etmeyin. Biz sesli harflerle güzeliz.” dediler ve bu sıkıntı için bir de çözüm önerisinde bulundular. “Eğer sizler bizi yazmaktan çok konuşarak kullanırsanız sesli harflerimizi tekrar kazanmış oluruz, bizi nasıl konuşuyorsanız öyle yazın.” tavsiyesinde bulundular. Bu arada yanımdaki adam kaybolmuş, nereye gittiğinden en ufak bir fikrim dahi yoktu. Kelimeler beni yine oyaladı ve adamın derdini öğrenemeden kaybolup gitti. Bu gezegenin insanları da bir garip.


-Evet! Gezegen, Ali ağabey. Ben birkaç yıldan beri başka gezegenlere gidiyorum. Hemen hemen her gün yapıyorum bunu. Önceki gidişlerim çok nadirdi. Çünkü önceleri uzay aracım da yoktu. Bu işi yapan tur şirketleri var, onlarla gidiyordum. İsteğe göre birkaç saatliğine bu gezegenlere tur yapılabiliyordu. Sonra ben de bir uzay aracı aldım. Şimdi kendi aracımla gidiyorum.Ali ağabey bana hiçbir şey anlamamış gibi bakıyordu. Ali ağabey dediğime bakmayın, yaşını almış biridir o. Ben ona samimiyetimizden dolayı böyle hitap ediyorum. Kendisi hoş sohbet bir dünyalıdır. Kelimelere adeta dans ettirir, kurduğu cümleler o kadar hoş ve latiftir ki kulağa girer ve hiç durmadan kendini bir anda kalbin orta yerinde buluverir. Herkesin kurduğu cümleler onunla başka bir anlam kazanır adeta. Bu yüzden hem biz hem de kelimeler Ali ağabeyi çok severiz.-Evlat, sen hangi gezegenden bahsediyorsun. Dünyadan başka insanların yaşayabileceği gezegen mi varmış?Ben evet deyince biraz durdu ve düşünmeye başladı. Kelimeler de merak içindeydi: “Acaba Ali üstat bizi nasıl kullanacaktı, acaba nasıl bir cümlenin içinde geçecektik?”diye merak içindeydiler. Soru işareti de mutlu olmuştu bu duruma. Çünkü son zamanlarda cümlede ona kimse yer vermiyordu. Artık unutulmaktan korkmaya başlamıştı. Bazen de bu diyarı terk edesi geliyordu. Lakin “insanlar ben olmadan nasıl soru soracak?” diye de anneler gibi endişe ediyordu. Ama bu durum onu biraz teselli etmişti. Kelimeler, daha önce dünyadan başka gezegende hiç kullanılmadıklarını da hatırladılar. Aslında kelimeler o gezegende çoktan kullanılmaya başlanmıştı; fakat bazı kelime kümeleri bundan hala habersizdi. Öğrenmeseler daha iyi ama bir gün öğrenecekleri muhakkak.

clever_lead Bir Şizofrenin Gezegeni

-Ali ağabey, şaşırdığını biliyorum. İnan, evin aşağısındaki şu çağıl cağıl akan dereye anlatsam o da şaşırır. Şu ormanlara, ormanların içindeki kuşlara, börtü böceğe anlatsam onlar da şaşırır. Bak! Ali ağabey, ceviz ağacında iki tane sincap var. Cevizleri koparıp koparıp yuvalarına götürüyorlar. Sana anlattıklarımı bu sincaplara anlatayım, şaşkınlıklarından ağızlarındaki cevizleri düşürürler. Önceleri biz de şaşırıyorduk ama artık şaşırmıyoruz. Zaten dünyada şaşırmayan çok az insan kaldı.
-Peki, evlat, bu gezegenin adı nedir?
– Adını söylemesem daha iyi, zaten yakın zamanda öğrenirsin.

Herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra uzay aracımı çalıştırmak için odama geçtim. Aracımı çalıştırdım, şifremi girdim ve her zamanki gibi seyahatlerime başladım. Bu gezegeni gezmeye başlayalı birkaç yıl oldu. Bu zaman zarfında gezegende meydana gelen değişimlerin, kışın parmaklarımın üşümesinin gerçekliği kadar farkındaydım. İnsanların buraya olan ilgi ve talepleri gün geçtikçe son sürat artmaya devam ediyordu. Dünyanın her köşesinden insan, gerek tur şirketlerinin organizasyonlarıyla gerek şahsi uzay araçlarıyla buralara akın ediyordu.
İlk zamanlar her şey güllük gülistanlıktı. Gezegen ilk keşfedildiği andaki saflığını hala kaybetmemişti. Ademoğlu ekolojik dengeyi nasıl bozacağını henüz bilmiyordu. İnsanlar; caddelerde, sokaklarda, parklarda edebini koruyarak dolaşıyor kimse kimseye zehirli cümleler söylemiyordu.
Ben gittiğim yerlerde ilk olarak; cadde ve sokakların düzen ve temizliğine, eğer bir yerde yemek yiyeceksem yemeklerin helalinden ve sağlıklı ortamlarda yapılmasına kar tanelerinin titizliği kadar dikkat ederim. Gördüğüm kadarıyla burası standartlarıma gayet uygundu. Dünyada bulmakta zorlandığım mekânları, burada çok rahat bulabiliyordum. Yani burada kötü yerleri bulabilme zorluğu dünyadaki temiz yerleri bulabilmek gibiydi. Hatta bu gezegene ilk giden insanlardan olan yakın bir arkadaşım; izlenimlerini seyahatname türü kitabında, sanki Evliye Çelebi’den el almış gibi, biraz şaşkın biraz da umutlu cümlelerle şöyle anlatıyordu.
“Sene 2000’li yılların başıydı. Gezegene ilk ayak basanlardan biriydim. Uzay arcımdan iner inmez kendimi bir anda gelişmiş bir caddenin içinde buluverdim. Gezegenin hangi ülkesinin hangi ilindeydim, hiçbir fikrim yok. Gerçi o aralar gezegen henüz parsellenmemiş de olabilir. Cadde boyunca yürümeye devam ediyorum. Karşıma çıkan çok az insan var. Selam vermek istiyorum ama buranın usulü nedir, bilmediğimden sessiz kalıyorum. Caddenin az ilerisinde bir kalabalık var. Kalabalığın yanına gidip, bir an önce onlara selam verip tokalaşmak, onlarla tanış olmak istiyordum. “Selam aleyküm” dedim ve tam elimi uzatacaktım ki kimsenin beni dikkate almadığını anladım. Tekrar selam verdim, ama sesimi duyan yoktu. Şaşkınlığımı saklayarak dedim ki kendi kendime “ En iyisi onlar usta ben çırak olayım, böylece bizim yöntemle buralarda nasıl iletişim kuruluyor öğrenirim.” dedim. Dünya süresiyle birkaç dakika bekledikten sonra bu gezegenin tüm iletişim şekillerini kısa sürede öğreniverdim. Ama şaşkınlığımı da gizleyemiyordum doğrusu, gerçi sonradan anladım ki şaşkınlığı gizlemeye de gerek yokmuş. Burada konuşmak yok, herkes yazarak iletişim kuruyor. Bizim oralarda tanışmanın başlangıcı olan “tokalaşma” buralarda hiç mümkün değil. Başkasının ses telleri ne düşünüyor bilmiyorum ama benim ses tellerim çok üzülmüştü bu duruma. Kendisine buralarda ihtiyaç yoktu. Ses tellerim “Sahip, hadi evimize gidelim, buralar bize göre değil.” diyecekti, fakat diyemedi. Ellerim de üzüldü, sonra burnum ardından kulağım… Gözlerim ise diğer duyu organlarıma göre biraz daha şanslıydı. Neyse, işin en ilginç tarafı ise “görünmezlik”. Adamların yanlarına geliyorsun, kim ne diyor, ne konuşuyor hepsini görüyorsun, ama onlar seni göremiyor. Bu hali görünce kendimi, birilerinin gizli konuşmalarını dinliyormuş gibi hissettim. Bir ara ellerimi semaya kaldırmış “Allah’ım beni affet, ben ne yapıyorum” diye dua ederken buldum kendimi. Kapıyı tıklatayım ya da bir ses çıkartayım ki beni fark etsinler diyorum, ama nafile. Neyse ki sonra buranın usullerine göre kendimi göstermeyi öğrendim. Tek yapmam gereken bana ayrılan alana söylemek istediklerimi yazmakmış.
Şaşkınlığımı gizlemeden, kendi kendime konuşarak cadde de yürümeye devam ediyorum. Aradan fazla zaman geçmemişti ki caddenin sonuna geldiğimi fark ettim. Artık bundan sonrası ismini bilmediğim bizim oralardaki denizlere benzeyen bir yerle karşılaştım. Denize sıfır yapılmış parkta oturan iki adamı buranın usullerine göre konuşurlarken gördüm. Anlaşılan röportaj yapıyorlardı. Vicdan azabıyla yanlarına yaklaştım ve onların ne konuştuğunu dinlemeye başladım. Vicdan azabı çekiyorum çünkü onlar beni görmüyor ve ben onları dinliyorum. Röportaj, buraya dair ilk izlenimlerini anlatan birisiyle yapılıyordu.
Adam: Evet, ben daha önce deneme amaçlı birkaç defa geldim buraya. İlk zamanlar bir hayli iletişim sorunu yaşadım. Yani siz de biliyorsunuz ki yıllarca dünyada alıştığımız bir iletişim şeklimiz var haliyle. Sonra gördüm ki burada insanlar güzel muhabbet ediyor, herkes birbirini kırmadan istediği cümleyi kurabiliyor. Ayrıca dünyada özgüven sorunu yaşayan insanlar, burada o sorunları yaşamadan kendilerini çok rahat ifade edebilme imkânına sahipler.”

gelecekteki-teknoloji Bir Şizofrenin Gezegeni

Arkadaşım, kitabında anlattığı bu izlenimleri bazı umut verici cümlelerle devam ettiriyordu.. Evet, benim de gördüklerim bu yöndeydi. Taki gezegeni insanların kendi emelleri için kullanmaya başlamasına kadar.
İnsanlar zamanla bu güzelim gezegeni de dünyaya benzetmeye başladılar. İşte gezegenin yavaş yavaş dünyaya benzemeye başladığı günlerde tekrar seyahate çıktım. Gezegeni ilk başta şöyle bir kuş bakışı dolaşayım dedim. Uzay aracımı gezegenin etrafında birkaç tur döndürdüm. Gördüğüm kadarıyla dünyadaki kamplaşmalar, kavgalar, ne yaptığını bilmeyen kalabalıklar gezegeni sarmış. Gezegeni keşfeden, insanlardı ama bu gidişle gezegenin sonu da yine insanlardan olacaktı. Belli ki kendi sonlarını hazırlamak için canhıraş bir şekilde uğraşıyorlardı.
Olaylara daha yakından şahit olabilmek için gezegenin batısındaki bir yere indim. Bir yerde durup muhabbete katılayım dedim, daha birkaç dakika geçmemişti ki cümlelere kuvvet, kavga gürültü etrafı dolduruverdi. Kalbimin ağrıdığını hissetmeye başlayınca hemen o mekândan uzaklaştım. Daha tenha bir yer bulup çayımı yudumlarken, edebimle oradaki insanlarla sohbet etmek istiyordum. Birkaç sokak geçmiştim ki kavga eden bir grupla karşılaştım yine. Olayın içindekilere biraz dikkatlice bakınca bizim mahallenin gençlerinden birkaç kişi gördüm. Ahkâm kesiyorlar ve baba rolüne girmiş, etraftakilere öğüt pazarlıyorlardı. Bu gençleri tanımasam bu hallerine ben de inanacaktım. Lakin bu gezegenden dünyaya döndüklerinde kendilerini dahi yönetemeyen, gerçek babalara muhtaç birer tip haline geleceklerini karanlığın aydınlığa dönüşmesinin hakikati kadar biliyordum.
Son dönemlerde ziyaretimi daha da sıklaştırmaya başladım bu gezegene. Sadece ben mi? Artık tüm dünya akın akın bu gezegene geliyordu. Artık öyle bir zaman geldi ki hangi caddede, sokakta dolaşsam illaki tanıdık birisini görüyordum. Bazen bir arkadaş, bazen bir komşu, bir hemşeri bazen de dünya adına önemli bir şahsiyet. Tanıdıklarıma selam veriyorum, almıyorlar. Benden çok selamım üzülüyor bu vakaya. Bir başka tanıdık görüyorum, ama dünyadaki gibi değil. Çok farklı bir insan olmuş sanki. Sanırsın ki dünyadaki Başbakanlardan bir Başbakan ya da asrın filozoflarından bir filozof olmuş. Bol bol kelam ediyor, lakin dünyaya dönünce hiçbir faaliyet yok. Konuştuklarıyla yaptıkları farklı telden çalıyordu sanki. Bu gezegen böyle insanların bu tür ihtiyaçlarını karşıladıkları bir yerden fazlası değil belki de? Böyle boş laflarda kullanılmayı kelimeler de istemiyor ama çareleri yok zavallıların. Artık karşımızda ikinci bir dünya var, her şeyi ile kopya edilmiş. Bu gezegenin de çivisi çıktı anlaşılan.
Gezegende vaziyet bu, ama insanların buraya akını da bitmek bilmiyordu. Bir zamanlar bizim ülkeden başka bir ülkeye çalışmaya giden insanlar gibi. Sanki dünyadan ümitlerini kesmişlerdi de tek çareleri burasıydı. Burayı dervişlerin inzivaya çekilmesi gibi mi görüyorlardı acaba? Birden çok insanın yaşadığı bir yerde münzevi olunur muydu ki? İnzivaya çekilinen yer dünyanın pisliklerinin ulaşamadığı yerler olmalı değil miydi? Oysaki buralar da dünyadaki insanlardan nasibini almıştı. Artık buralar da kaçılacak yerler olmaya başladı. Başka gezegenlere mi kaçsam acaba? Ne değişir ki? Bir zaman sonra oralar da insanların istilasına uğrayacak. Büyük şehirlerden köy ve kasabalara kaçış başlayacak mı? Peki, bu gezegenin bir köyü bir kasabası var mı? Ben en iyisi Ali ağabeyin memleketine gideyim.
Ali ağabey benim durumum böyle işte. Dünya ile malum gezegen arasında gidip geliyorum. Ama artık sıkıldım ben, senin yanına gelmek istiyorum. Fakat doktorlar izin vermiyor. “Sen hastasın, iyileşmeden buradan çıkmak yok.” diyorlar. Ben hasta değilim Ali ağabey. Beni ziyarete geleceğini söylemiştin ama hiç gelmedin. Bakırköy çok uzak değil ki ağabey. Ha bu arada yazdığım mektupları geri göndermişsin, açıp okumamışsın da.

bilimkurgu-science-fiction-banner Bir Şizofrenin Gezegeni

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: