Def İçin Birkaç Kelam

9497264029746-1 Def İçin Birkaç Kelam

Bu kitap tanıtımına önsözle başlandığı doğrudur.

Şayet yazar kaleme aldığı denemelerini okurun beğenisine sunarken, önsöz niyetine onları bir öykü ile selamlıyorsa ve kitabı okuyan da kalemini yeni açmış bir öykücü ise elbette ki önsöz kitap tanıtımın da önsözü olacaktır.

“Neden mi Def?”

Aklımıza ilk takılan kitap isimleridir çoğu zaman. Kitapçıda rafları gezinirken önce isimler göz kırpar bize. Davetkârdır kimi, kimi ise çarpıcı, kiminde ise ismi yeter sizi uzak tutmaya. Kitaba ismini veren öyküyü yahut kahramanı merak ederiz çoğu zaman. Söyleşilerde ilk adını sorarız, nereden geldiğini, nereye gittiğini. Bazen içeriğe dair ipuçları ararız kitap isimlerinde. Kimi sürpriz yapar bize, kiminde ise ne okuyacağınızı biliriz. Halil Cibran’ın “Aşk Mektupları” gibi kendini ele verir. Peki “Def” nedir bu ismin sırrı dersek, yazar bizi kınalı ellerin, baldan tatlı dillerin, birliğin ve dirliğin öyküsüne götürür.

Bu kadar ipucu yeterlidir sanırım. Önsözlerden sıkılan bir okursanız hatta bu bölümleri atlıyorsanız bir istisna yapmanız gerektiğini de ekleyelim.

Editörlüğünü Utku Özcan’ın yaptığı kitap, profil yayınları tarafından Ekim 2016 tarihi itibariyle okuyucularıyla buluşturuldu. “Def” Mehtap Altan’ın ilk deneme kitabı. “İmgenâr sokağı” isimli öykü kitabıyla ve tabi evvelinde kaleme aldığı şiirleriyle tanıdığımız Mehtap Altan, fikir edebiyat dergilerinde de öyküleriyle sık sık yer bulan bir isim. Bu sefer de denemeleriyle çalıyor yazar kapımızı. Biz de severek buyur ediyoruz.

Kitap iki bölüm olarak tasnif edilmiş. İlk bölüm“Biz Makâmı” biz olmanın tarifini veriyor. Bu tarih her denemede tek tek dokunuyor, el işi göz nuru bir kilim olup seriliyor gözler önüne. Yazar yaşamdan kopuk değil, kendini fildişi kulelere hapsetmemiş. Kalem oynatışında ve de değinilerinde açıkça görülüyor sahiciliği ve samimiyeti.

İlk deneme “Şehirlerin Yarasına Millet Demi” de nasibini alıyor bu gerçekçilikten. Bir hainin bırakıp bir diğerinin devraldığı ihanet nöbetlerinin açtığı yaraya milletin sürdüğü merhem anlatılmış bu yazıda. Mehtap Altan daha kitabın ilk yazısıyla  bizimle aynı toprağa bastığını, aynı güneşte ısınıp aynı suyu içtiğini vurguluyor. İşte tam da bu yüzden “Biz Makâmı” diyor başlığı atarken.

“Kadınsanız” ilk bölümde göze çarpan bir diğer yazı. Uzun uzun anlatabilirim size. Neler neler ekleyebilirim. Kalemle kelama ortak olabilirim. Ama hayır, şu iki cümle ile anlatılmış anlatılacak olan. Yazılmış yazılacak olan.

“Kadınsanız ve yazarsanız kelimelerinize bile kota konur. Kurduğunuz cümleye…”

“ Ülkem genzinde şiir kalmış kadınlar mezarlığıdır.”

***

Mehtap Altan verdiği örneklerle, bazen huzur evlerinde bazen ceza infaz kurumlarında bazen de bir okul koridorunda edindiği tecrübeler üzerinden, toplumu kenetleyen, birbirinin yarasına dokunan, yüreğe değen bir dil yakalıyor. “Biz Makâmı”nı inşa etmek de böyle mümkün oluyor. Cümleleri ağdalı, betimlemeleri çarpıcı… “Burnu Kanayan Dünya”da bir çocuğum dilinden en temiz en saf haliyle okuyoruz iyiliği.

“Peki, illa ruhumuzun güzele açılan penceresi kırılınca mı gerçeklerin sesini duymalıyız? Penceremiz kırılmadan da penceresi kırılanların ruhuna dokunamaz mıyız?” bu cümleler bir şiirin mısralarını çekip çıkarıyor zihnimden.

“Etrafı kendi penceresinden seyredermiş oysa

Elini uzatsa yakın iç içe onlarla

Ama herkesten her şeyden ayrı

Kim örmüş bu duvarları

Yetlenmiş yıkamamış nasıl yıksın

İnsan kendini yıkar mı

Hep bir pencere varmış

Hayatla alışveriş bir pencere kadarmış”

Duvarları yıkmak, o pencereden elimizi uzatmak yahut kırık bir pencereden gün ışığı gibi doğmak kararmış/karartılmış hayatlara. Mümkün mü? Mümkün kılıyor sevgili yazarımız. Üstelik seçkinci bir iyilik anlayışıyla değil, arka sokaktakileri, gölgede kalanları da dâhil ediyor “Biz Makâmı”na.

***

“Şehir Terennümleri” kitabın ikinci ve tamamlayıcı bölümünü oluşturuyor.

Birbirinin kopyası kentlerden, birbirinin kopyası insanlara, kopya yaşam tarzları ve kopya hayallere hapsoldu insanlığımız. Şehir dedin mi başka. Kent adının o beton kokan telaffuzundan uzaktır şehir. Yazar şehirler ve insanlar arasında ki o derin bağa değdiriyor kelimelerini. Öyle bir anlatıyor ki Sille’yi, orada olmayı, birkaç nefes alıp tarihin dokusunu iliklerinize kadar hissetmek istiyorsunuz.

Bu noktada yazar, sunduğu “Biz Makâmı”nın kapılarını açıyor şehirlerin kapılarını açarken. İzmir’den Muş’a, Sille’den İstanbul’a köprüler kuruyor.

Son

O an telefonuma gelen mesajda “Dünya mı? 2,5 yaşındaki çocuğum için umutsuzum.” diyor bir anne. O an çevirdiğim sayfada “Ben insanım! Bütün olumsuzlara rağmen yaratanın bana ve tüm insanlığa bahşettiği umudu hâlâ yitirmiş değilim… Hey! Sevgili insan, sesimi duyuyor musun?” diyor yazar.

Ne dersiniz? Böyle güzel sesleri duymak lazım değil mi?

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: