Oruç da bizi tutacak mı ?

IMG-20160605-WA0005-400x186 Oruç da bizi tutacak mı ?

Oruç

Vahyin indirildiği zamanı içinde barındıran ve bu nedenle “On bir ayın sultanı” şeklinde anılan, ruhi terapinin zirvesi olarak nitelendirdiğim, “Ramazan”a dair yazıma başlamadan evvel, her türlü isyanımıza, arsızlığımıza gösterdiği tahammülden ötürü, mülkün yegane sahibine şükranlarımla başlamak istiyorum. Neden mi? Zira, kendisinden olmayanın varlığına tahammül edemeyen, 7 küsür milyarlık dünya nüfusu içerisinde, birbirini ötekileştiren, her uygulamasında kardeşliği önceleyen bir rehberin öğretisine rağmen, birliği sağlayamamış, mezhebini inancının önüne getirerek kendini kutsamış ve sırf bu yüzden kardeş olamamış 1,5 milyar nüfuslu müslüman topluluğa, yani bizlere, bir kez daha şans verdiği, rahmet ayını ömrümüze serdiği için, Rabbimize ne kadar şükretsek az. Bu yüzden, en içten minnet duygusuyla, ama en çok da, oruç tutmanın, aslında kendini tutma eğitimi olduğunu ve bu eğitimden hakkıyla geçenin, kendisinden başlayarak, tüm dünyaya bir farkındalık kazandırabileceği bilinciyle yazıyorum bu satırları. Hemen söylemeliyim ki, her yıl, Ramazan ayında, ekranlara, gazete köşelerine, arkadaş muhabbetlerine konu olan, “Aahh nerde o eski Ramazanlar” türünden hikayelere girişecek değilim. Hele orucun, içi boşaltılarak ibadetten çıkarılıp, sadece bir nevi kültürel tanımlamaya dönüştürme çabasını destekleyecek hiç değilim. Orucun, bir ibadet olduğunu ve bu şekilde tanımlanmasının bizatihi İlahi İrade tarafından yapıldığını ve onunla nasıl bir arınma sağlayabileceğimizi düşündürmek tüm isteğim. Örneğin, Ramazan münasebetiyle yoğun bir şekilde, adeta üç gün, üç gece temizleyerek kırkladığımız evlerimizin telaşından sıyrılıp, “ruhuma hangi şifasıyla gelecek bu aklanma ayı” diye hiç düşündük mü bunu merak ediyorum? Ya da, Ramazanla birlikte, kıtlığa mahkum ediliyormuş edasıyla market arabasına istiflediğimiz malzemelerin, ağzına kadar buzdolaplarını doldurduğumuz yiyeceklerin, ulaşması gereken yerin, evlerimiz değil, muhtaçlar olduğu fikrini hiç düşünüyor muyuz? Yoksa, “Kendi yediğinden yedir, kendi giydiğinden giydir” diyen bir Rasul’ün, beklemek suretiyle kalmış, kimsenin yemediği yiyeceği muhtaçla paylaşması, ya da artık kullanılmaktan eskimiş, kendisinin tenezzül edip giymeyeceği ve bahar temizliğine konu olmuş bir giysiyi, bir fakire vermesiyle hayır yaptığını zanneden, vicdanı merhametten sıyrılmış bir gönlün mü sahibiyiz? Ramazanı, rahmet ayı olarak tanımlayan İlahi İrade, bu ibadetle neyi kasdetmiş olabilir aslında biliyor muyuz? İbadet şuurundan çıkıp, bir karnaval havasında geçirdiğimiz, hınca hınç donatılmış sofralarla, tıka basa doldurulmuş midelerle ve sadece hali vakti yerinde olanların davetli olduğu, göstermelik iftar davetleriyle mi ulaşacağız bu rahmete sahiden? Muhtaçların halini bu sofralarla mı idrak edeceğiz? Peki ya ruhun, gönlün, ömrün, restorasyonu sayılan Ramazanı, gün boyu televizyon karşısında, yemek programları izleyerek mi heba edeceğiz? Veya Rasulün “nice oruç tutanlar vardır ki, bu oruçtan nasipleri sadece açlık ve susuzluktur” ifadesinin muhatabı mı olacağız? Yani manen hiçbir kazanımı olmayan bir oruç mu tutacağız? Ramazan, aslında tüm bu ruhi pürüzlerin, vicdani sakatlanmaların şifası gibi. Eğer tanımlandığı şekliyle, Allah’ın arzusuna uygun ibadet şuuruyla gerçekleştirilirse. Öyleyse gelin, bu ibadeti, ömrümüze şifa niyetine serenin arzusuna uygun şekilde gerçekleştirelim. Gelin, son sürat, ayarsızca gittiğimiz hayat yolculuğunda, vitesi biraz düşürelim. Niyet edelim, niyetimizi saflaştırmaya. Niyet edelim, kalbimizi kibirden uzaklaştırmaya. Niyet edelim Kur’anla yeniden barışmaya. Niyet edelim, lafzıyla birlikte manasını kavramaya. Ve kabul edelim her ibadetin Allah ile kulu arasında bir ilişki olduğunu ve ibadeti yerine getirmemenin karşılığının yalnızca Allah’ı ilgilendiren bir alan olduğunu. Bu yüzden, gelin niyet edelim oruç tutmayanlara da kardeşce yaklaşmaya. Niyet edelim, iftar sofralarımızda onlara da yer ayırmaya. Gelin orucumuzu heba etmeyelim. Ki tuttuğumuz oruç da bizi tutsun. Gözlerimizi haramdan, kulağımızı insan onuruna aykırı, gayrı ahlaki her türlü kelamdan, gönlümüzü de fitneden tutsun. Belki o zaman, Hak katında “bu kul, oruç tuttu, ama orucu da onu tuttu” denilir. Ve belki o oruçlar rahmetin katında kabul edilir. Öyleyse, niyet ettik Rabbim, senin rızan için oruç tutmaya. Niyet ettik, ruhumuzun şifası için oruçla bakım yapmaya.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: