Umut

umut Umut

Umut

İri taneli buğdayları, avuçlarının toplayabileceği seviyede aldı. Arada bir kaçı elinden kayıp  çamura saplandığında  yeniden kullana birliğini  yitiriyordu fakat önünde gördüğü muazzam birikintiyi görünce ister istemez umursamıyordu. Otuz altı saattir hiçbir şey yememenin verdiği halsizlik ,topladığı kuru buğdayları çiğken bile yiyebilir fikrini doğurdu onda.Arada bir kafasını öne doğru eğerek en azından kokusunu alarak yaşaması için enerji alacağını zannetti.Sarıya boyanmış, bakınca tek tük sayıda olan evlerin yanından geçerek ,az ilerde görünen dar sokağa girdi. Taneler düşmeye devam ediyordu.Sürekli bir koşuşturmanın arasında ilerlemeye çalışarak ,garipsenmiş bakışlara karşı çekinmeden adımlarını sıklaştırıyordu. Onu bekleyenlerde sadece açlığı azaltabilme mutluluğu  değil,gözlerinden akan yaşları durduracak bir şey vardı.Adını sıkça duyduğumuz fakat ellerimizden sürekli kayan uzandıkça uzaklaşan bir şeydi. Umut….
İnsana bulaştığında tıpkı bir virüs gibi vücudun her yerine salınıp anında dondurup,gözbebeklerinde büyüme, nefes alışverişinde hızlanma ve kişi de bağırma isteği uyandırıyordu.Bunun önemi o duygu tadıldığında ancak anlaşılabiliyor.
Sokağın sonuna gelmek,
üzere. Kalabalık , sokağa ilk girildiğine nazaran daha da azaldı .Şimdi rahatça önünü görebiliyordu. Aniden karşısına iki tane iri yarı ve boyca uzun adam geldi. Yolunu kesmeye çalıştılar. Avuçlarında buğday tanesi taşıyan bu tuhaf çocuk durdu. Öyle hızlı bir şekilde durdu ki az kalsın ellerinde ki tüm buğdaylar yere saçılacaktı.
İçinden dışarıya korkular salıyordu. Her yanda insanlar sustu bir an.Birisi ses çıkarsa , belki de kendini bulabilirdi ve artan korkusunu dizginleyebilirdi. Bunun tersine kulağa sadece rüzgarın uğultusu ve siren sesi geliyordu. Sinir bozucu ve giderek gerilimin artacağı anlaşılan bu durumu kimin bozacağı belli değildi. Çocukça bakan gözlerin artan uğultuyla beraber aşağı kayması belki de onlardan uzaklaşmasına ve güvende hissetmesine neden olabilirdi.Halbuki aklında sadece umudu düşlemişti . Onu bekleyenleri yaşatmaktı tek isteği.
İri yarı olanlardan soldaki sordu :
– Adın ne ?
– Jodi, diye cevapladı.
İsmi garip bulacak ki hafiften gülümsedi.Ve devam etti.
– Burasının neresi olduğunu biliyorsun umarım. Yaşamanın zor olduğu ,güçlülerin ayakta kaldığı bir yerdir buralar.
– Farkındayım ,dedi onaylayıcı bir edayla.
İri olan sordu :
-Ellerindekiler dikkatimizi çekti. Onlarla ne yapacaksın ?
– Umudu taşıyorum ellerimde. İhtiyacı olanlara götüreceğim.
Bu cevap karşısında ,bu sefer ikisi birden kahkaha attı. Bir avuç buğdaya bu kadar anlam yükleyen tuhaf birisini ilk defa görmüştüler. Belki de delidir diye onunla uğraşmaktan vazgeçtiler. Jodi’nin gitmesine izin verdiler.
Jodi, bakıp da doğruyu asla göremeyecek,dokunsa donacak, içinde her an intihar korkusu taşıyan ve de bunları tekrar görse ağlayacağı insanlara içinden gülümsedi.
Yoluna devam etti.
Daha çok işi vardı. Mida , kan kaybetmeye devam ediyordu çünkü.

Menzeher Karadoğan

Ağustos'un kavurucu sıcağında F. Kafka.'nın ölümünün 67. yılında Muş ilinde dünyaya geldi. İlk okul ve lise öğrenimini memleketinde tamamladıktan sonra İstanbul Marmara Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği okudu .Şu anda kurumsal firma yazılım danışmanlık ve eğitimi üzerine çalışmalar yapmakta . Metropol'ün yoğun ve yorucu hayatından uzaklaşmak ve anlamlandırmak için yazmayı seçti . Hala pişman değil ..

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: